Haftalık şeyler #1

Bu döngüyü kırmak için düzenli periyotlarla düzensiz şeyler paylaşmam gerektiğini düşündüm. Her hafta, o hafta yakaladığım, yaşadığım şeylerden "mümkün olduğunca kişisel olmayanları" yazmak iyi gelebilir mi, göreceğim. Başlıyorum.

Selam. Kendimle ettiğim yaklaşık 2 yıllık kavganın sonunda şu sonuca vardım: Ben web sitesi yapmaktan para kazanma iddiasında bulunan, ama gençliği içerik üretip o içeriğe tasarımlar hazırlamakla geçmiş biri olarak, en azından bazı kaygılarımı aşana kadar, iddialarımla çelişme pahasına, şu bembeyaz, sapsade, kendi inşa etmediğim hazır sitede bir şeyler paylaşmaya başlamalıyım.

Son 2 yılımda kendimle ettiğim kavga sadece bununla ilgili değil; daha kötüsü, habis bir illetin pençesine düştüm: başladığı işi bitirememek. Doktora derslerinin ödevlerini zamanında bitirememekle gün yüzüne çıkan, geçmişinin çok daha eskiye dayandığını düşündüğüm bu canavar sebebiyle yurtdışındaki ikinci yüksek lisans eğitimimi bitiremedim. İşlerimi vaat ettiğim şekilde yapamadım. Şimdi aynı canavarın korkusundan, aklımdaki projelere başlamakta, doktora yeterliliği için çalışacak bir konu çerçevesi sunmakta yerimde sayıyorum. Üretken alışkanlıklar edinemiyorum. Buna en basitinden bir blog yazısı yazmak dahil.

Bu döngüyü kırmak için düzenli periyotlarla düzensiz şeyler paylaşmam gerektiğini düşündüm. Her hafta, o hafta yakaladığım, yaşadığım şeylerden “mümkün olduğunca kişisel olmayanları” yazmak iyi gelebilir mi, göreceğim. Başlıyorum.

Haftalık eylemler

AppStore’da Coolors uygulamasını 9TL’ye indirdim. Tasarımcılar için renk paleti önerileri sunan uygulamayı daha önceden web sitesinden biliyordum, ama unutmuşum. Şimdi aklıma estikçe tesbih çeker gibi “GENERATE!” butonuna basıp rastgele renk paletleri döndürüyorum. Bir de gece karanlıkta parlaklığı sona ayarlayıp ekranı gözüme yaklaştırarak deneyeceğim.

Geçen yıl vizyona giren devam filmi dolayısı ile çokça konuşulan Blade Runner’ı nihayet, ilk defa izledim. Blade Runner ile ilgili en çok rastladığım takdir yorumu, alt metninin ağırlığını yansıtan yavaş tempolu ve karanlık bir bilim kurgu filmi olması ile ilgiliydi. Kısacası ööyle herkese göre değildi yani. Geçtiğimiz aylarda 2001: A Space Odyssey filminin ağırlığının altından başarıyla kalkıp, üzerinde çokça düşünmüş, hayatı algılayışıma uyarlamak üzere çokça çaba sarf etmiştim. Hakkında konuşulanlardan sonra beklentim biraz 2001’dekine benzer bir zihinsel deneyim yaşamak idi. Bu beklenti doğrultusunda istediğimi pek alamadım. Bayağı koşuşturmalı bir filmle karşılaştım. Ama tekrar izleyip çözmem konusunda beni gıdıklayacak bilmeceler kaldı elimde. Esas oğlan Deckard’ı sürekli kolundan tutup götüren polisin olayı ne? Peşinde koşulan Replikantların hesabı niye karıştı, 6 mı 5 mi? Sarı çocuktaki bu özgüven ve sembolizm nereden geliyor? Deckard sevdiği kadına karşı neden birdenbire maçolaşıyor? Filmin en az 3 farklı versiyonu var, benim izlediğim Director’s Cut idi. Ne sinemada gösterilen versiyondaki gibi mutlu sonla bitiyor, ne de görece daha yeni çıkan Final Cut kadar parlak renkli değil. Bu arada filmi hayatının bir döneminde Blade adlı aksiyon filmi serisiyle karıştıran bi ben değilmişim, güzel.

Blade Runner‘ı iTunes‘da 6TL’ye aldım. İstek listemde olduğu için eminim, fiyatı daha yüksek idi. Bu vesileyle “6 liranın altındaki filmler” gibi bir kategori keşfetmiş oldum. Geçen hafta bu kategoride farklı filmler görmüştüm, bu hafta daha farklı ve daha fazla… Eğer film izlemek için Netflix aboneliğinden caydıysanız ve iTunes hayatınızın herhangi bi yerinde bulunuyorsa haftada bir bakmakta fayda var. Ben haftaya tekrar bakıcam.

Önceki hafta Netflix aboneliğimi 1 yılın sonunda sona erdirdim. Sebepleri üzerine görsel iletişim tasarımı gözlüğümden bir şeyler yazacağım.

2001: A Space Odyssey demişken, Evernote defterime uzun süre önce kaydettiğim bir yazıyı bu hafta okudum. Ufuk Eriş‘in Bakınız sitesi için yazdığı yazıda film üzerine farklı bir bakış veya düşüncelerimi pekiştirecek bir ifade bulacağımı beklerken eli boş döndüm. Tam “Türkiye’de felsefe yazınının anlaşılamazlığı ve dağınıklığı üzerine özeleştirel bir nutuk” hazırlıyordum ki konuyla tamamen alakasız şu cümleyi gördüm:

Fakat Hitler’i korkunç yapan vahşi kurtlar gibi etrafa saldırıp insan öldürmesi değil, bunu modern, gelişmiş, verimli, bilimsel ve kârlı yollarla gerçekleştirmiş olmasıdır.

Ufuk Eriş (2009), “2001: A Space Odyssey“, bakınız.

Daha önce Hitler eziyetini hiç bu yönüyle düşünmemiştim. Yani evet, bugünkü birçok meslek dalının ve organizasyon şeklinin geçmişinde Nazi pratikleri ile kesişim söz konusu. Hatta önceki hafta Netflix‘i kapatmadan evvel izlediğim Genius of the Modern World: Nietzsche belgeselinde gördüğüm üzere, Niçe’nin fikirleri de Hitler’in propagandasında önemli yer tutmuş. Ama bi “sakin ol şampiyon!” diyen olmamış Hitler’e, übermensch’i basitçe “potansiyelini gerçekleştirebilmiş insan”dan ziyade hemen sarışın mavi gözlü ve kaslı zannederken. Hayatta en hakiki mürşidin, ilim ve fennin peşinden gitmiş, zeki, çevik ama ahlaksız olduğu kadar kafası pek felsefeye basmayan insan topluluğu diyebilir miyiz Hitler ve benzeri eziyet odaklarına? Ben Hitler’in hatasına düşmeyeceğim, yukarıdaki alıntı ve şakayla karışık giderken sahiden ciddileşen bu soru üzerine biraz daha düşüneceğim. Ufuk Eriş‘e açtığı bu ufuk penceresi içün en içten teşekkürlerimle…

Yaklaşık 4 yıldır Office 365 Üniversite abonesiyim, bir 4 yıl daha dün uzattım. Bu, ortamlarda ücretsiz olduğu konuşulan ve okulun sağladığı öğrenci ve öğretmen sürümünden farklı bir abonelik. Office 365 Üniversite tamamen bağımsız bir paket ve ücretli, ama normal Office 365 aboneliklerine kıyasla bariz bir fiyat avantajı var (sanırım bu yüzden Office web sitesinde pek zor bulunuyor). Aylık bireysel Office 365 aboneliği 25TL iken, 4 yıllık Office 365 Üniversite aboneliği 290TL. Yani ayda yuvarlak hesap ile 6TL kadar. Word, Excel, Powerpoint gibi programları lisanslı kullanabilmenin yanında, bence en çekici yanı, OneDrive üzerinde 1000 gigabayt bulut depolama sağlaması. Ayrıca aylık 60 Skype dakikası veriyor ki, yurtdışında yaşadığım zamanlarda faydasını gördüm. Uzun zamandır, belki de 1 yıldan fazladır bu 290TL’lik fiyata zam gelmedi. Öğrenciliği devam eden herkese öneririm. Doktora öğrencileri de kabul ediliyor.

Ben Office 365’e Aralık 2014’te ilk defa abone olduğumda yüksek lisans yapıyordum. Satın almadan önce öğrenci kartımı tarayıp göndermiştim. Birkaç günlük incelemenin ardından Office 365 Üniversite abonesi olabileceğim kararı duyuruldu. O zamanlar 120TL’lik abonelik ücretini bir zamla kaçırarak, 150TL’ye 4 yıllık abone olmuştum. Bu yıl aboneliğim sona ereceği için uzatma prosedürlerini kurcalarken, doktoraya devam ettiğimi ve halen daha öğrenci olduğumu doğrulattım. Böylece Office 365 Üniversite‘yi sepete ekleyebildim. Zam gelir korkusuyla Aralık 2018’i beklemeden bi 4 yıllık abonelik daha aldım.

Haftalık planlar

Sonra okurum diye bi vakit Evernote‘a attığım yazılardan bir başkasında, haftada 5 gün blog yazmanın 25 faydası anlatılıyordu. Bir hevesle oturduğum yazının başından bilmediğim hiçbir şey öğrenmeden kalktım, ama bir an için burada neler yazabileceğimi düşünmek adına tetikleyici oldu. Sahi, blog yazmayı düzenli hale getirsem nasıl olurdu? Nasıl bir içerik planı yapardım? Bu ilk “Haftalık Şeyler” enstantanesini bu konudaki beyin fırtınalarımla tamamlayayım.

Gerçi daha önceki vlog denememde buna benzer “şunu yaparım bunu yaparım” diye fikirler ortaya atmış ve imkan varken hiçbirini yapamamıştım ama kalemim kameramdan iyidir. Hollanda’da öğrenci olmak ve orada yaşamak ile ilgili edindiğim deneyimleri aktarabilirim. Özellikle öğrencilik faslı “batırma hikayeleri” kategorisine girdiği içün hem trajikomik, hem de aydınlatıcı olur. Sonra, çıplak ayakla 10 kilometrelik bir koşu etkinliğine katılmamı ve arada yürüyerek 1 saat 10 dakikada tamamlamayı bir başarı olarak görüyorum. Çıplak ayak yürüyüşlerimi, bundan aldığım keyfi, Instagram’daki tipoloji fikrimi, “giyebildiğim” ayakkabıları, İzmir’de neden hiç koşamadığımı anlatabilirim.

Teknik konularda bilgilerimi paylaşmak uzun zamandır gönlümden geçen bir şey, ama malum kafam şu sıra karışık, onun için bildiğim şeylerden ziyade yeni öğrenmekte olduğum şeylerin notlarını paylaşabilirim. Web geliştirme ile uğraşanlar duymuşlardır, React.js diye bişey var, onu öğrenmenin arifesindeyim. Hepsini öğrenmeyi beklemeden, öğrendikçe aktarmam mümkün olur.

Bir de geçen yıl “yeşillikler içinde bir hippi oğlan” teması ile 13 bölüm çektiğim Sesli Kitap serisine bu sefer “önce kitap” teması ile haftalık periyotta başlayabilirim. Bu videolarda seçtiğim kitapları rastgele bir yerinden başlayıp 5-10 dakika kadar sesli okuyordum. Amacım kültür-sanattan ziyade kendime diksiyon alıştırması olsun idi. Hedefim her gün 1 bölüm çekmekti, pek gerçekçi olmayan bu hedef elbette aksadı. Şimdi aklımda yeni bir format var, hedefim bu kez hakikaten kültür-sanat! Jenerikle birlikte ilk 5-10 dakika “Merhaba arkadaşlar kanalıma hoşgeldiniz” bile demeden kitabı okumaya başlıyorum, okuduktan sonra kitapla ya da Sesli Kitap serisiyle ilgili notlarımı aktarıyorum. İzmir’de pek fazla yeşil ve sessiz alan olmadığı için geçen yılın aksine genellikle kapalı mekanda çekebilirim.

Bir de uzun zamandır ilgilenmediğim Türkiye’de Ağır Müziğin Geçmişi projesi var. Sadece bir Facebook sayfasından ibaret olan bu projeyi kendi sitesine çıkarmak ve YouTube kanalında görsel destekli grup/konser hikayeleri anlatmak istiyorum, ama sanırım 2 Kasım’daki Speed Metal Attack Revisited öncesinde sadece Facebook sayfasında tekrar bir şeyler paylaşsam bile bir şey olacaktır. Tamam, en geç 2 Eylül’de başlayabilirim!

Son olarak, Haftalık Şeyler. Amacım orijinal bir şey yapmak değil, haftalarımı ve deneyimlerimi, keşiflerimi kaydetmek. Onun için geçen yıl bu zamanlarda fevkalade rol modelim olan M. Serdar Kuzuloğlu’nun “Haftanın Özeti“ni taklit ediyor kaygısını, ancak bu cümleyi yazacak kadar taşıyorum. Bu hafta böyle oldu, önümüzdeki haftadan itibaren günlük kayıt tutup haftasonu paylaşmaya hazır edeceğim.

(ilk defa şimdi “yapacağım” dediğim bi cümle yazdım, dikkatinizi çekerim. Öncesinde hep “yapabilirim” dedim)

Bir Cevap Yazın