Haftalık şeyler #2

Önceki haftasonu Haftalık Şeyler'in ikincisini yazmak üzere ekran başına oturduğumda, hafta boyunca notlar almama rağmen hiçbir şey yazamadım. Yine de yaptıklarımı hatırlamaya çalışıp iki haftalık birden yazacağım.

Önceki haftasonu Haftalık Şeyler’in ikincisini yazmak üzere ekran başına oturduğumda, hafta boyunca notlar almama rağmen hiçbir şey yazamadım. Boş bir hafta geçirdiğimi fark edip kederlendim ama sonraki haftayı doldurmak için de bir plan yapmadım. Paylaşmaya değer şeyler keşfetmedim. Bilakis, hep yarıda bıraktığım şeylerle uğraşıp yine sonunu getiremeden bıraktım. Yine de yaptıklarımı hatırlamaya çalışıp iki haftalık birden yazacağım. 

Mesela biletleri tükenmeden evvel bir adet biletini almayı başardığım Speed Metal Attack 1 Revisited konseri için uçak rezervasyonumu yaptım. Buradan İstanbul’daki, her biri en az 2 senedir görmediğim arkadaşlarıma açık çağrımdır: 2 Kasım ve 3 Kasım tarihlerinde Kadıköy’deyim, benimle buluşun! Birinin sabahı, ötekinin gecesi döneceğim için iki tane günüm var, dolu dolu geçirmeme yardımcı olun da! 🙂

Konserin biletleri zaten tükendiği için hakkında pek bir şey anlatmama gerek yok. Detaylı bilgi şurada paylaşılmış durumda.

Konuyla alakalı olarak, bu hafta aylar yıllar sonra Türkiye’de Ağır Müziğin Geçmişi sayfasında bir fotoğraf paylaştım. Pentagram’ın 1988’de Harbiye’deki haylaz bir fotoğrafı. 1000’den fazla kişiye ulaştı, 60’tan fazla beğeni geldi. Rulet oynar gibi sayfayı tazeleyip istatistiklerin artışını izlemeyi özlemişim. Aklımda sonraki günler paylaşımları devam ettirmek de vardı, ama ertesi gün fark ettim ki çok uzak kalmışım be ya. Paylaşacak fotoğraf seçemedim, onca malzeme olmasına rağmen. Neden, çünkü hikayeleştiremedim. Unutmuşum detayları, “ağbi bu fotoğraf 1989’dan çünkü o yıl kadroda Ustura Osman bas değil elektrogitar çalıyordu” gibi mevzuya hakimiyetimi kaybetmişim. Çalışmayınca unutulan yabancı dil gibiymiş Türkiye’de heavy metalin geçmişi. Geri döndürmek istiyordum hem web sitesi hem de YouTube kanalı olarak, ama sanıyorum önce oturup dersime çalışmam lazım.

Bu durumdan hareketle, bu iki hafta çoğu zaman “bir şeyleri ıskalıyorum” hissinin tavan yaptığını hatırlıyorum. En basitinden, İzmir’de 9 Eylül koşusu 3 Eylül’de koşuldu ve ben ilgili afişi 2 Eylül’de gördüm. Aynı gün Avrupa’nın öbür ucunda, gönlümün başkenti Utrecht’te kentin dört bir yanını etkinliklere boğan Uitfeest festivali dahilinde Urban Culture Run etkinliği vardı, aklım zaten oradaydı. Geçen yıl bu 10 kilometrelik koşuya bir elimde GPS niyetine telefon, bir elimde emniyet niyetine sandaletlerim, çıplak ayaklarımla katılmıştım. Müthiş bir deneyimdi. İlk 4 küsur kilometreyi duraklamaksızın koşmuş, sonrasında kah yürüyüp kah koşarak toplamda 1 saat 10 dakikada tamamlamıştım. Şaşkın bakışları ne kadar topladım bilmiyorum, benim gözlerim daha ziyade, çıplak ayak olmasa bile, minimalist bir ayakkabı yahut sandalet ile koşanları arıyordu, sadece bir tane Vibram Fivefingers giyen birini buldum. 

İzmir’de koşar mıydım böyle çıplak ayaklarla? Çok daha zor ama örneğin geçen günkü gibi Cumhuriyet Meydanı ile İnciraltı arasında mekik dokuyan bir parkurda sabahtan şansımı denerdim, yine de yarı maraton olması işleri bozar idi. 10 kilometre iyidir, hele antrenmansız durumlarda 5 kilometre daha iyidir. “Olm manyak mısın, git ayakkabı giy de koş” diyecek olanlara cevap hakkımı daha sonra kullanmak istiyorum.

Bu yaz başladığım şeylerden bir tanesi yoga oldu. Bu çerçevede önceki hafta ellerimin üzerinde, ayaklarım duvara dik gelecek şekilde durdum. Bu hafta ise bir ayak mata paralel, ötekisi geride olacak şekilde kalça açtım. Müthiş ter içinde kaldığım bu seansları genellikle bu en son yaptığımız, bir çeşit “bölüm sonu canavarı” diyebileceğim hareket ile hatırlıyorum, Hintçe isimlerini bilmiyorum. Yoga ile iliştirilen mistik konulara hiç girmiyorum, tamamen biyolojik beklentilerle bir köşede seküler seküler kaslarımı açıyorum. Gerinerek ve kütleterek bitiremediğim eklemlerimi en azından 2 gün hissetmeme hafifliğini seviyorum en çok. Kendine has “mizahi ama ciddi” üslubu ile hatırladığım Zeynep’in dersleri yürütmesi de bu arayışımda etkili oldu.

Hafiflik arayışlarım arasında koşu ve yogadan başka, geçen yıl Hollanda’nın huzurlu temposunu da fırsat bilerek bol miktarda dinlediğim bir de Fikret Kızılok albümleri oldu. Diş ağrımı tedavide kullanmak üzere bile Yana Yana albümünü dinlemişliğim olan Kızılok mamülleri, sakin kederli ama arabesk de değil entelektüel damar şarkılarla en yakın dostlarımdandı. Hollanda dönüşü başarısızlıklarımda birçok şeye faturayı kestiğim gibi, Fikret Kızılok şarkılarına da beni “acaba hafif mülayim mi yaptığı” şüphesiyle yüzde 18 KDV uyguladım. Gözlemlediğim kadarıyla Hollanda’dan döndüğümden beri Fikret Kızılok’un taşlama şarkıları hariç hiçbir eserini oturup dinlememiş, arkadaşlarından Bülent Ortaçgil’e favori şarkılarımdan başka hiç dokunmamış (ki Kediler’dir en bi favorisi), ama ne hikmetse Erkan Oğur’un enstrümental şarkılarını da bu dönemde öğrenmiştim (keşke hep enstrümental takılsa Erkan Oğur). Başka biyerde daha dediğim gibi, heavy metal akıyordu kulaklarımdan eskiden olduğu gibi, zira İzmir sokakları 2016 yazında bıraktığımdan çok daha leş, çok daha beton, çok daha trafik ve çok daha maganda. Lafı uzattım, geçen hafta aylar sonra ilk defa Fikret Kızılok’un Yana Yana albümü eşliğinde uykuya daldım. Sanırım daha dördüncü şarkıdan geçtim rüyaya, çünkü şu minnoş ortamı bozan Why High One Why şarkısının çaldığını hatırlamıyorum. Sabah tam kalkmam gereken saatte, genelin aksine oldukça dinç bir şekilde kalkıp yine genelin aksine kahvaltı yaparak iş yoluna çıktım.

Böylesi bir sabahın sorumlusu Fikret Kızılok muydu gerçekten, yoksa hem spor yapıp hem duş aldığım, sonrasında da Hollanda’daki son haftamda çektiğim videoları özlemle izlediğim gecenin dinlendiriciliği miydi bilemiyorum. Tek bildiğim, bu düzenliliğin azalarak bittiği. Önümüzdeki hafta tekrar deneyeceğim.

Yayınlanmamış video kayıtları bir an için hoşuma gitti, kurgulayıp yayınlamak istiyorum. Sesli Kitap’ı haftalık formatta yeniden çekmek istiyorum. Türkiye’de Ağır Müziğin Geçmişi’nin YouTube kanalına bilgi ve belge sunmak istiyorum. Türkiye’de Ağır Müziğin Geçmişi’nin kendi sitesi de olsun, oradaki zaman tünelinde gezilsin istiyorum. Bu siteye yazılar yazayım istiyorum. 

Ama yeterlilik de yazıp sunmak gerek, hem de doktora pahasına. Hepsinden daha büyük bir paha. Sırayla olacak hepsi.

“Sevgili günlük” tadında bir Haftalık Şeyler okudunuz. Bir sonraki Haftalık Şeyler’de daha işimize yarayacak şeylerle görüşmek ümidiyle…