Cannibal Corpse: Yasakların İçinden

Muhafazakar kesim için "13. Geleneksel Cannibal Corpse Linç Günleri" başladı. Ama grup yeni albümü "A Skeletal Domain" ile saldırılara eskisinden daha hazırlıklı...

Dünyanın en çok yasaklanan grubunun kim olduğuna dair nicel bir araştırma yapılsa ve öncesinde bunun sonuçları üzerinden bahis oynasak ben paramı Cannibal Corpse’a yatırırdım. Garip ama gerçek, Floridalı küffar death metal grubu Deicide bu kadar haberlere çıkmıyor mesela. Ya da Norveçli “ciddi” gruplar, hedef tahtasında olmalarına rağmen sanki yasaklanma haberlerini daha az alıyoruz. Hedonist şarkılar yazan ve o ayarda yaşayan müzisyenler, dünya çapındaki muhafazakar kesim için yalnızca can sıkıntısı giderici çıtır çerezler adeta. Ama Cannibal Corpse söz konusu olduğunda bir şekilde eller buz kesiyor, betler benizler atıyor, düşman kapıya dayanmış da işgal etmesine ramak kalmış gibi işler ciddiye biniyor. Dünyanın en özgür yerleri zannettiğimiz muasır medeniyetler grubun albüm satışlarını engellemek, kapaklarını sansürlemek, konserlerini iptal etmek için sıraya giriyor. Son vukuat, geçtiğimiz Ekim ayının başında, sokaklarında Putin uğruna 1000 memenin ellendiği, votkanın milli içecek sayıldığı, iki yüzyıl önce dünya edebiyatına fevkalade katkıları olan Rusya’da yaşandı.

“Yassak Komrad!”

Yaklaşık 1,5 ay sürecek olan yoğun Avrupa turnesi öncesinde 8 konserlik bir Rusya turnesi için yola çıkan New Yorklu grup, başlarına geleceklerden habersiz bir şekilde Ekim ayının ilk saatlerinde ülkeye giriş yaptı. Aslında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi, 2013 yazında geçen “kutsal değerlere saygısızlık yasası” ile birlikte bu tarz yasaklamaların yasal zemini sağlamlaşmıştı. Geçtiğimiz aylarda Behemoth ve Marilyn Manson gibi isimler bu yasayı dayanak alan muhafazakar kitlenin kurbanı olmuştu, Cannibal Corpse’un vukuatlarından birkaç gün sonra piyango Cradle of Filth’e de vuracaktı. Krasnodar ve Samara kentlerindeki performanslarını bir sorun çıkmadan tamamına erdiren Cannibal Corpse için 4 konserlik aksilikler serisi, turnenin üçüncü ayağı olan Ufa’da başladı. Güya konserin mekanı elektrik faturasını ödememişti, bu nedenle kesilen elektrik ile Cannibal Corpse’un sahneye çıkması imkansız oldu. Şarkılar müsait olmadığı için bu elektriksizlikte telefon ve çakmak ışıkları altında akapella tarzında söylemek suretiyle dinleyicilerine bir telafi sunamadan grup rotayı Chelyabinsk’e yöneltti. Buradaki ve Ekaterinburg’daki başarılı geçen konserlerin ardından Nizhniy Novgorod’da polis konseri uyuşturucu baskını bahanesiyle yarıda kesti, şarkı listesinin sonu görülemeden evlere ve nezarethanelere dağılındı. Turnenin son iki noktası, Moskova ve St. Petersburg’da ise grup vize problemiyle karşılaştı. Ülkeye girişte belgelerinin tam ve vizelerinin geçerli olduğu söylendiği halde, yetkililer tarafından bu kez tam tersi, vizelerinin geçersiz olduğu iddia edildi ve eğer buna rağmen sahneye çıkmaya teşebbüs ederlerse konserin polis tarafından durdurulacağı, grubun gözaltına alınacağı ve sınır dışı edileceği tehdidi savruldu.

Neden Böyle

26 yıllık tarihi boyunca daha nicesiyle karşılaşan grup, bu tarz yasaklamalara çoktandır alışık. Ülkemizde televizyonda da gösterilen ve Blue Jean’in vaktiyle DVD’sini dağıtmış olduğu meşhur “Bir Metalcinin Yolculuğu” belgeselinde elinde şarabıyla (Gorgoroth’tan) Gaahl ve elinde birasıyla sarhoş (Mayhem’den) Necrobutcher’ın ardından en çok ilgiyi Cannibal Corpse’un başrolünde olduğu kısım çekmişti. Beyaz saçlı akademisyen/yazar Rose Dyson elinde The Wretched Spawn albümünü tutmaktayken, gençlerin günlük hayatta karşılaşma ihtimalinden daha yüksek olan şiddet dozajı ile popüler kültür üzerinden karşılaştıklarını iddia ederek korku ve şiddet öğeleri içeren bütün ürünleri suçlamaktaydı. Grubun cevabına göre ise bütün bunlar sanatın bir parçasıydı ve Vatikan’da sergilenen gerçekçi çizgilerle çizilmiş tablolardan daha şiddetli değillerdi. 

Belgeseldeki bu sahne, grubun yıllardır dahil olduğu tartışmaların sadece küçük bir örneği. Gelen eleştirilerin niteliği ve derinliği değişmediği için, grubun en çok röportaj veren isimleri Alex Webster ve George Fisher standart cevaplar üretip istiflemiş durumda. Aslında bütün problemin kurgu ile gerçeği ayırt edebilme yetisinde olduğunu düşünüyorlar. Bu anlamda Cannibal Corpse’un albümlerini, Testere serisi gibi kanlı revanlı korku filmleriyle eşdeğer tutuyorlar. Böylesi uç müzik ve filmleri hayat tarzı haline getirmiş, gözünü vahşete iyice alıştırmış, kan görünce bayılmayan kişilerin gözlerinin önünde gerçek şiddet eylemleri yapılmasına duyarsız kalamayacağı, bundan kurgu eserlerde olduğu gibi keyif almayacağı, eğer imkanı varsa eylemi önlemeye yönelik bir çabaya girişeceği görüşündeler. Şu soruyu sormaları muhtemel: “Şarkılarımızda din ve politikaya dair hiçbir şey söylemezken, tamamen kurgusal hikayelerden kim niye üstlerine alınıp bize savaş açsın?”. 

Çuvaldız

Vahşetin gerçeğinden de, kurgusundan da gözlerini bilinçli bir şekilde uzak tutan biri olarak fikrimi soracak olursanız, muhafazakar toplumun fikir ve sanat eserlerini yasaklama çabalarını ve bu çabaların sebeplerini ne kadar saçma bulduğumu tahmin ediyorsunuzdur. Ama bu kurgusal vahşet eserleri her ne kadar vahşete karşı duyarsızlaştırma gibi bir eylem içerisinde değilseler de, aklıma meşhur “Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?” sözü geliyor: Pornografi düzeyinde kanlı beden gösterimi ölüm gibi ciddi bir olguyu karikatürize ediyor. Dolayısıyla örneğin Cannibal Corpse’un albüm kapaklarına bakarken ya da sözlerini gözümde canlandırırken, ölüm temasının normalde uyandırması gereken varlık-yokluk, sahip olmak-kaybetmek düşünceleri uyanmıyor. Midemin kalkması dışında bir etki yaratmıyor. Özellikle Chris Barnes dönemindeki ultra brutal, en dip perdelerden gelen vokalden hiçbir kelime anlaşılmadığı için şarkı sözleri gözümde canlanmıyor, isimlere ve kapağa bakmadıkça Cannibal Corpse’un müziği salt deşarj maksadında anlam buluyor.

Boyut Artırımı

Dile getirdiğim eleştiri grubun sevilme sebepleri arasında sayılabilir, hatta yasaklamalara karşı grubu savunurken desteklemek için bile kullanılabilir. Ama Alex Webster’ın son zamanlardaki demeçlerinden anlaşıldığı kadarıyla, Cannibal Corpse death metal sınırları dışına çıkmadan, tam da bu eleştirinin parmak bastığı meselenin doğrultusunda yenilik arayışında. Son birkaç albümdür bunun işaretleri sezilmekteydi, ama A Skeletal Domain’de bu tutum diğer albümlerin arasında en belirgin durumda. Henüz müziği dinlemeden bile fark belli oluyor: Kan, et ve kopmuş uzuvların detaylı tasvirleri gitmiş, yerine uzak plandan karanlık bir manzarada, ölüm sonrası prosedürlerini tamamlamış iskeletler dolaşmakta. Şarkı isimlerinde uzun uzun sıfat tamlamaları ile eylem tarif etmek yerine artık iki üç kelimede kavram ve durumlar yazılıp geçiliyor. Biraz detaya inince, en azından Webster’ın yazdığı şarkılarda sözlerin temalarında daha dolaylı ve karanlık bir anlatıma rastlanıyor. Son röportajlarından birindeki sözlerine kulak verelim: “The Murderer’s Pact, şantaj yapıldığı için rızası olmadan cinayet işlemek zorunda kalan birisi hakkında. Vector of Cruelty aşağı yukarı sosyopat olmanın genetik kökenleri ile ilgili, anlayacağınız bizim için oldukça farklı bir deneme. Ama halen daha ‘kötücül’ sayılan bir konu olduğu için bence albümde sırıtmadı. Bir diğeri, Bloodstained Cement ana karakterin bir kavgada karşısındakinin kafasını betona çarpıp beynini çıkarmasını anlatıyor, burada geçmişteki şarkılarımızdan farklı olan şey, bunu ilk ona saldırıldığı için, kendini savunmak için yapıyor olması. Albüm için yazdığım dördüncü şarkı Headlong Into Carnage’da ise pek farklı bir şey yok, geleneksel Cannibal Corpse sözleri”. 

Cannibal Corpse’taki değişimin bir de müzikal bir yönü var. Kariyerlerinin ortalarında, Gallery of Suicide albümünün etrafındaki birkaç yıl boyunca besteler konusunda oldukça pürist davranan grup, o zamanlar reddettikleri öğelere artık sıcak bakıyor. Webster bir başka demecinde şunları söylüyor: “Death metalden ödün vermemize sebep olmayacak, kendi tarzımızla uyum içinde olabilecek bütün dış etkilenimleri bestelerimizde denemek istiyoruz”. Şu an için geçerli olan etki, ilk albüm Eaten Back to Life’taki gibi thrash metal stili. “Kariyerimizin ortalarında reddettiğimiz taramalı rifleri şu an reddetmiyoruz, durum bu”. Toparlamak gerekirse, A Skeletal Domain ile birlikte Cannibal Corpse muhafazakar kitleleri rahatsız etmeye son hız devam ediyor. Ama artık eskisinden daha hazırlıklılar, çünkü son birkaç seferdir her geçen albümde çalışmaları yeni boyutlar kazanmak için çaba içerisinde. Suçlama ve yasaklamaların karşısında daha derinlikli ve nitelikli bir duruş sergiliyorlar. Tasvir ettikleri cesetlerin üzerinden kanlar çekildi, eğer böyle devam ederlerse Cannibal Corpse’un korku hikayelerinde yeni bir perde başlıyor demektir.

Çizgilerin Perde Arkası

Cannibal Corpse kariyeri boyunca bazı şeylere sadık olan bir grup. Mesela yolun en başından beri plak şirketi Metal Blade ile birlikte çalışıyorlar. Bir diğer sadakat örneği ise kapaklarının çizeri Vince Locke’a yönelik. Bugüne kadar Kill albümü haricinde grubun bütün albüm kapakları Locke’un çizgilerinden çıktı. Kill için yaptığı çizimler ise albüm kartonetinin içerisinde kullanıldı. Vince Locke 1986’dan bu yana profesyonel anlamda çizim yapıyor. İşin ilginç yanı, Cannibal Corpse’tan başka hiçbir müzik grubuyla çalışmamış olması. Esas alanı çizgiromanlar: “American Freak: A Tale of the Un-Men”, “A History of Violence”, “The Books of Faerie: Auberon’s Tale” gibi yapıtların görüntülerine imza attı. 2000’lerde rol yapma oyunlarının rehber kitapları için çizimler yaptı. A Skeletal Domain albümünün kapağı ile birlikte, önceki albümlerin kapaklarından oldukça değişik durması sebebiyle, aynı bağlam içerisinde farklı çizgiler arasında geçiş yapabileceğini kanıtladı.

Leave a Reply